Araf (2)
Sen benim ne cennetimdin, ne de cehennem kadar karanlık ve kavurucuydu bana hissettirdiklerin! Ne aktın benim hikâyemde, ne de kara. Araf’tın yani kısaca…
Ne uzuyordun, ne de kısalıyordun. Ne gidiyor, ne de geliyordun. Durduğun yerde duruyor, adım atmaktan korkuyordun. Yani ne istediğini bilmiyordun, bu yüzden ne benim esintimle ne de başkasının esintisiyle bir yere varamıyordun.
Ne iyi, ne de kötü olmamak zor değil miydi? Nefret ve sevgi arasında kalmak hiç boğmuyor muydu seni? Birini sevip-sevmediğini bilememek nasıl bir şeydi? Varlığında huzuru bulurken, yokluğunda eksikliğini hissetmek de nasıl bir şeydi?
Cennete de, cehenneme de aynı uzaklıktayım yani kısaca sendeyim. Varlığınla cennet bahçelerinde huzur içinde, yokluğunla cehennem ateşlerinde çığlık çığlığa yanmaktayım. Araf’tayım sevgilim. Ne acı, ne tatlıyım bende senin gibi artık ne istediğini bilmez, ortadayım.